Haftanın Tavsiyesi: Gece Hayvanları (Nocturnal Animals)

Gece Hayvanları, ziyan edilmiş bir aşkı, edebî bir dille anlatıyor…

Yönetmen ve senaristTom Ford
Görüntü: Seamus McGarvey
Müzik: Abel Korzeniowski
Oyuncular: Amy Adams, Jake Gyllenhaal, Michael Shannon, İsla Fisher, Arnie Hammer, Aaron Taylor- Johnson, Ellie Bamber, Karl Glusman, Robert Aramayo, Laura Linney, Andrea Riseborough, Michael Sheen, Jena Malone

Yarım Kalan Bir Aşkın Dökümünü Yapmak…

Texas doğumlu Amerikalı Tom Ford, dünyanın en ünlü modacılarından birisi kabul ediliyormuş. (Moda ile hiçbir alâkası olmayan biri olarak lütfen cehâletimi mazur görün) İtalyan molda markası Gucci’de yıllarca yöneticilik yapan 1961 doğumlu sanatçı, kısa bir dönem ünlü Fransız moda devi Dior’da çalıştıktan sonra kendi modaevini ve markasını yaratmış.

2009’da ilk filmi Tek Başına Bir Adam ile sinema dünyasına giren Tom Ford, ilk filminden 7 yıl sonra kendisinin yazıp yönettiği ikinci filmi Gece Hayvanları ile 2016’da seyirci karşısına çıkmıştı.

Ben de bu haftanın tavsiyesi olarak Amerikalı romancı Austin Wright’ın Tony ve Susan adlı romanından uyarlanan bu filmi listeye aldım.

Film, yazar olma aşkı ile yanıp tutuşan idealist bir genç Edward (Jake Gyllenhaal) ile onun sosyetik ve kibirli bir aileden gelen sevgilisi Susan (Amy Adams) arasındaki “yarım kalmış aşkı” “edebî” bir dille anlatmaya çalışıyor bizlere.


 


 

Bir tarafta Los Angeles’de bir sanat galerisini yöneten, hem genç hem yakışıklı hem de sadakatsiz kocasının altında ezilerek orta yaş bunalımı içinde boğulan çaresiz kadın Susan; diğer tarafta ise yıllar sonra yarım kalan aşkının muhasebesini yapmak ve yaptırmak isteyen Edward…

Oldukça şatafatlı ve lüks bir hayat içinde yaşamasına rağmen mutsuz olan Susan -para gerçekten de mutluluk getirmiyor galiba- yıllar sonra eski eşi Edward’dan beklenmedik bir posta alıyor. Ailesinin, özellikle de annesinin baskısı altında kalarak terk ettiği eski kocası Edward; yıllar sonra Gece Hayvanları adını verdiği bu romanını eski eşi Susan’a gönderiyor. Susan bu “mânâlı” romanı okudukça, mazi ile yüzleşip eski ilişkisinin dökümünü yapmak zorunda kalıyor; biz de kendimizi yarı kurgu yarı gerçek bir hikâyenin ortasında buluyoruz.


 


 

Filmin en güzel ve -belki belirli bir seviyede özgün kılan- yanlarından birisi de bu zaten: Hikâyenin, yarı gerçek yarı kurgu şeklinde tasarlanması. Bu sebeple Jake Gyllenhaal’ı iki farklı rolde izliyoruz. Edebiyatçı Edward ve korkak sayılabilecek bir aile babası Tom karakterlerinde. Lâkin Tom, Edward’ın kişiliğinin yansımasından başka ne olabilir ki?..Her roman yazarı, romanlarındaki kişilere kendinden bir şeyler katmaz mı?..Gerçi bu filmde, “kendinden bir şeyler katma”dan çok daha fazlasını, tabir caizse tamamen bütünleşmesini görüyoruz.


 

Şiddet Ülkesi Amerika

Filmin dikkat çekici özelliklerinden birisi de Amerika denilen ülkenin, vahşet ve şiddet dolu taraflarını, âdeta gözlerimizin önüne sermesi. İnsanlığın başına bela olmuş bu ülke, cidden çok katmanlı ve anlaşılması güç bir yapıya sâhip. Bir tarafta sosyo-ekonomik seviyesi son derece yüksek insanların katıldığı Los angeles’in devasa sanat galerileri diğer tarafta ise “Vahşî Batı” tanımlamasının hakkını fazlasıyla veren, eli silâhlı insanların cirit attığı Texas taşrası. Filmi izlerken suç oranlarının hayli yüksek olduğu Amerika’nın, her zaman bir şiddet ülkesi olduğu hakîkati yine hatrıma geldi.


 


 

Filmde, oyunculara da ayrı bir parantez açmak gerekiyor: Kendi neslinin en yetenekli aktörleri arasında yer alan Jake Gyllenhaal‘ı iki farklı rolde izliyoruz. Usta oyuncu, iki rolün hakkını fazlasıyla veriyor. Dış görünümü ile değil; her zaman yeteneği ile fark yaratan bir oyuncu Jake Gyllenhaal. Orta yaş bunalımı içinde çırpınan, yarım kalan aşkının pişmanlığını yaşayan Susan rolünde ise Amy Adams oldukça sağlam bir portre çiziyor. Texaslı şerif Michael Shannon‘un ve kötü adam Aaron Taylor Johnson‘un katkılarını da ekleyelim unutmadan.


 

Yarım Kalan “Aşk”

Netice itibarıyla edebiyat ve sembolizm meraklıları için mest edici, “ortalama” seyirci için -hele de kimilerine göre muğlâk ve ucu açık sayılabilecek finalini düşünürsek- beklentilerin uzağında kalan bu film; tüm bu şiddet ve polisiye macerasının altında, yarım kalmış, ziyan edilmiş bir aşkın öyküsünü anlatıyor bize. İki tarafından da pişman ve mutsuz oldukları, heba edilmiş görkemli bir aşk; ne yazık!..İnsanın, bu tabloya bakıp içerlememesi mümkün değil sanırım.


 


 

Filmle ilgili eleştirimi yazdığıma göre son bir şey eklemek istiyorum: Bence sinemacılar ve edebiyatçılar, ortaya koydukları eserleri ile insanları kandırıyorlar ve aptal yerine koyuyorlar. Özellikle de her şeyin çabucak tüketildiği ve feda edildiği, her şeyden kolayca vazgeçilen yaşadığımız çağda. Çünkü “aşk” diye bir şey varsa bu, ancak dürüstlükle ve sadakat ile kaimdir. Bu yüzden “Gerçek Aşk” asla yarım kalmaz.

Not: Hayattaki tek ve sanal dostuma…

Diğer film önerilerimizi buradan okuyabilirsiniz.

Film hakkında daha detaylı bilgiler için buraya bakabilirsiniz.

NE DÜŞÜNÜYORSUN?

Bir cevap yazın

Loading…

Herkesin Beklediği Demon Slayer: Mugen Train İlk İnceleme

Akatsuki no Yona Tarzı Animeler