in

Zaman Yarışı – Bölüm II

Müzik sesiyle uyandım. Gözümü yavaşça açtım, bir plajdaydım. Henüz kendime gelememiştim fakat arkada çalan müziği ve gülüşen kızların seslerini duyabiliyordum. Kendime gelmeye başladığımda bir şezlongda uzandığımı gördüm. Buraya nasıl gelmiştim? Burada ne arıyordum? Güzel bir bayan yanıma gelip “Demek sonunda uyandınız, Dedektif Brocker” dedi gülerek. Nazik bir şekilde “Afedersiniz, burası neresi acaba?” diye sordum. Tekrar gülerek, “Burası mı? Ah, burası cennetin sahili” dedi. Kendimi toparlayıp ayağa kalktım.

Üzerimde sadece deniz şortum vardı. Kafam çok karışıktı. Cam parçasını çıkardıktan sonra kanepeme uzanmıştım. Nasıl oluyor da burada uyanabiliyordum? Paltolu adam… Benimle oyun oynuyordu. Bunu yapabilir miydim? Yapmak zorundaydım. Yapacağım. İleride lobi gibi bir yer vardı. İlerledim, lobiyi geçip binadan çıktım. Binadan çıkınca vale gibi görünen birisi bana “Arabanızı hemen getiriyorum efendim” dedi. Biraz sonra pahalı gözüken bir spor arabayla geldi. Bu benim arabam mıydı? Vay be. Arabaya bindim, yola çıkıp ilerlemeye başladım.
Garip bir şekilde nereye gideceğimi biliyordum. İstemsiz bir şekilde gitmem gereken yere doğru sürüyordum. Evim olarak hatırladığım yere geldim. Anahtarları cebimden çıkardım ve içeri girdim. Biraz düşünmek için yatağa uzandım. Yavaş yavaş uykuya daldım. Uyandığımda kanepemdeydim. O gördüklerim rüya mıydı? Evet, bu cehenneme geri dönmüştüm. Ayağa kalktım, buzdolabına gittim. Buzdolabını açtım ve içinden bir bira aldım. Kanepeye geçip oturdum ve televizyonu açtım. Her kanalda metro kazasını konuşuyorlardı. Metroda kimsenin cesedinin bulunamadığını söylüyorlardı.
Metrodaki güvenlik kameralarının kayıtlarını gösteriyorlardı. Metronun geldiği gözüküyordu fakat kamera kaydında ne ben vardım ne de paltolu adam. Ne çeşit bir durumun içindeydim ben? Bütün bunları boşverip yaşamımı sürdürmeliydim. Ne de olsa o, kabul edeceğimi biliyordu. Bu yüzden ilk adımın ondan gelmesini beklemeliyim. Saate baktım, sabahın 6’sıydı. Kıyafetlerimi giydim, evden çıktım. Büroma doğru ilerlemeye başladım. Telefonuma baktım, her şey normal gözüküyordu. Belki de bu yaşananları kendi kafamda uydurmuştum? Evet, buna inanmalıydım.
Büroma geldiğimde üzerinde ismim yazılı olan kapıdan içeri girdim. Işıkları açtım, masama oturdum. Tarihe baktım. Bugün en yakın arkadaşımın ölüm yıldönümüydü. O, benim gerçekten konuşabildiğim tek kişiydi. O gittiğinden beri hep yalnızdım. Kimsem kalmamıştı. Hiçliğin içinde sürüklenip duruyordum. Hiç kimseyle konuşmak istemiyordum. Eğer konuşursam onun yerini alacaklarından korkuyordum. Bunu ona yapamazdım fakat bu basit bir tanışmaydı. Neden bunu yapamayayım ki? Deli miydim? Delireceğim. Deliriyorum. Deliyim. Evet, ben deliyim. Ben deliyim.
Ben deliyim. Ben deliyim. Öyle miyim? Evet, ben bir deliyim. Sen de benim tek arkadaşımsın. Sen bir birey olmadığın için seninle istediğim gibi konuşabilirim. Sen benim iç sesimsin. Hayali arkadaşımsın. Evet, bunda bir sorun yok. Yanlış bir şey mi yaptım? Biliyorum, ne olursa olsun beraber tutunacağız bu siktiğimin hayatına. Evet, insanları tanıyorum zaten. Hepsi birer pislik. Hepsi birbirinden nefret ediyor. Sadece ortak çıkarlar doğrultusunda beraber oluyorlar. Peki ya ben? Ben neden insanları bu kadar iyi tanıyorum? Sanırım gerçekten deliyim.
Bugün çalışmak istemiyordum. Elimde aktif bir dosya da yoktu zaten. Büroyu kapattım ve evime geri döndüm. En iyi arkadaşımı özlüyordum. Evime gelmem çok uzun sürmedi. Eve girdim, üstümü çıkardım. Tekrar o sert kanepeme uzandım. Arkadaşımı düşünüyordum. Bunca zaman beraber yaşadığım insanı. O, gerçekten iyi birisiydi. Dikiş attığım yere, karnımın sol tarafına baktım. Ne bir yara ne de dikiş izi vardı. Evet, bütün o yaşadıklarım hayal olmalıydı. Fakat nedense kendimi çok yorgun hissediyordum. Kanepede gözlerimi kapayarak uyumaya çalıştım.
Yavaşça uykuya daldım. Uyandığımda camları olmayan kapalı bir odada masada oturuyordum. Karşımda birisi vardı. Bana bakıyordu. Gözleri çok farklıydı. Gözlerinin içine baktığımda tek gördüğüm şey hiçlikti. Hiçbir şey yoktu. O açık mavi gözler bana boş boş, duygusuzca bakıyordu. Elinde bir çeyreklik vardı. Bana, “Bir oyun oynayalım, tamamen şansa bağlı olacak bir oyun. Çünkü öbür türlü kazanmanın imkanı yok. Eğer sen kazanırsan istediğin 3 soruyu yanıtlayacağım. Eğer ben kazanırsam… Ona o zaman karar veririm” dedi. Kabul ettim. Yazı demiştim.
Çeyrekliği fırlattı, havada hızlı bir şekilde dönüyordu. Dönerken havada ilerleyişinden dolayı çıkan sesi duyabiliyordum. Sonunda para yere düştü. Yazı gelmişti. Bana “Bekliyorum” imalı bakış attı. İlk olarak, “Benden ne istiyorsun?” diye sordum. “Sadece oyun oynamak istiyorum.” dedi. İkinci olarak, “Bunu neden istiyorsun?” diye sordum. Cevabı “Sıkıldım ve ben sıkıldığım zaman gerçekten eğlenirim. Gerçekten.” oldu. Son olarak “Sen kimsin?” sorusunu yönelttim. Cevabı karşısında donakalmıştım. Damarlarımdaki kanlar hareket etmiyordu sanki.
Bana verdiği cevap şuydu: “Ben kim miyim? Ben.. Ben tanrıyım, dedektif.

What do you think?

0 points
Upvote Downvote

Total votes: 0

Upvotes: 0

Upvotes percentage: 0.000000%

Downvotes: 0

Downvotes percentage: 0.000000%

Comments

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Loading…

Broken Age: Act 1 – İnceleme

Ansatsu Kyoushitsu (TV) Anime Tanıtımı Ve İncelemesi